All Magazine
No Result
View All Result
  • Magazin
  • Moda
  • Life Style
  • Güzellik
  • Alışveriş
  • Kültür-Sanat
  • Astroloji
  • Röportaj
  • Sinema
  • Sağlık
  • Teknoloji
  • Dizi/TV
All Magazine
  • Magazin
  • Moda
  • Life Style
  • Güzellik
  • Alışveriş
  • Kültür-Sanat
  • Astroloji
  • Röportaj
  • Sinema
  • Sağlık
  • Teknoloji
  • Dizi/TV
All Magazine
No Result
View All Result
Home Kültür-Sanat

Raf Arasında: Kitap dünyasında kaçırılmayacak eserler

Kitap dünyasında hareketli bir hafta daha: Dikkat çeken yazarlar ve sürükleyici yeni kitaplar raflardaki yerini aldı.

Facebook'ta PaylaşTwitter'da Paylaş

Göksan Göktaş / RAF ARASINDA

Kitap dünyası bu hafta yine dopdolu. Her türden okura hitap eden yeni eserler, hem yerli hem de yabancı yazarlardan geliyor. Kimi sürükleyici bir polisiye hikâyeye, kimi kişisel gelişim alanında derinlikli bir anlatıya açılıyor. Bu yaz sıcağında yeni bir kitaba başlamak isteyen okurlar için, haftanın en dikkat çekici kitaplarını ve kısa tanıtımlarını bir araya getirdik. İşte bu hafta raflara çıkan kitaplar ve öne çıkan detayları…

SARI DEFTER / HELEN GARNER

“Çalışmak için kiralık bir oda buldum. Moonee Ponds’taki bir butiğin üstünde. Kuzeye, çok uzaklardaki alçak bir dağa bakıyor. Bir köşesinde lavabo var. Gideri tıkanmış, bayat, kahverengi bir suyla dolu. Belki içinde sivrisinekler ürer. Umurumda değil. Günde üç cümle yazıyorum. Perişan, hırçın, asabi ve çekilmez haldeyim. Belki tek kitaplık bir kadınımdır ben.”

Helen Garner’ın okurlar ve eleştirmenlerin büyük ilgisiyle karşılanan üç ciltlik günlüklerinin ilk cildi Sarı Defter, yazarın 1978-1987 yılları arasında tuttuğu notlardan oluşuyor. Bir yazarın iç kemiren şüpheler ve küçük zaferlerle dolu günlerinden anneliğin zorlukları ve zevklerine, arkadaş sohbetlerinden ihanetlerin ve ayrılıkların şiddetine, gökyüzü ve yeryüzü manzaralarından şehir hayatının sürprizlerine, Sarı Defter gündelik hayatın canlılığıyla, yakalanan anların büyüsüyle dolup taşıyor. Helen Garner’ın her zamanki dürüstlüğü ve keskin mizahıyla…

“Sarı Defter hakkında illa bir şey söylenecekse, Garner’ın içgüdülerinin hakikiliğinin bir kanıtını oluşturduğu, sıradan yaşamın sıradışı bir şey olmakla kalmayıp büyük bir edebi girişimi de hak ettiğinin bir delili olduğudur. Bunun da ötesinde, doğru gözlemcinin bakışının altındayken ve gerekli beceriyle kaydedildiğinde hayatın görkemli, yürek burkucu sanat katına yükseltilebileceğini de kanıtlıyor bu kitap.” (Alice Robinson)

ÖTEKİ DÜNYA / KEREM IŞIK

Thomas Mann’ın Büyülü Dağ romanındaki sanatoryumu andıran, dünyadan kopuk bir yerde ölümden sonraki hayata dönüşümün sancıları var Öteki Dünya’da. Ölümü kavrayış ve mutlak unutuş aşamalarının yarattığı yabancılaşma birbirini tamamlayan iki metinde anlatılıyor: “Öteki Dünya”, “Taşıyıcı”. Bilimkurgu atmosferinde biçimlenen anlatılarda hayattan ayrılış kurgulanırken bir yandan da yaratılış mitlerine gönderme yapılıyor… Bu dünya aslında neresi? Orasıyla burası yer değiştirse nasıl olur? Gerçek düşlere bulandığında neler olur?

Brueghel’in İkarus tablosundaki varlık sorgulamasının, o dramatik görüntünün etkisini bir anlatıya dönüştürüyor Kerem Işık. Felsefi bir düşünceyi kurmacanın arkasında betimliyor. Hepiniz öldünüz! Birkaç önemli bilgi daha: şu an Öteki Dünya’da yer alan Birinci İstasyon’un 871. lojman kompleksindesiniz. Girişte verilen ilaç nedeniyle kendinizi bitkin ve halsiz hissedebilirsiniz. Tabii tüm bu yan etkiler geçici. Ne de olsa az önce belirttiğim gibi artık ölüsünüz.

Buranın bir tür ara bölge olduğunu unutmayın. En kısa sürede buradan çıkmaya bakın. Şimdi tulumlarınızın üzerinde yazan numaralara göre odalarınıza dağılabilirsiniz. İlk üç rakam apartman, son iki rakamsa oda numaranızdır. Öteki Dünya’ya hoş geldiniz!

PSİKANALİZ DEFTERLERİ 15

Bu sayı çocukta yaratıcılık yetisinin nasıl geliştiğini, müzik, resim, edebiyat gibi sanat dallarıyla ergenlik ilişkisini ele alıyor. Kimi yazılar bu bağlamda kilit kavramlar olan “yüceltme” ve “oyun” üzerinde dururken kimileri de özellikle müziğin grup terapisinde nasıl kullanılabileceğini gösteriyor. Edebiyat tarihi ve sinemadan hatta Rock müzikten örneklerle de zengin ve çoksesli bir sayı.

KALPAZANLAR / ANDRE GIDE

1925 yılında yayımlanan Kalpazanlar André Gide külliyatında da, dünya edebiyatında da ayrı bir yere ve öneme sahip. Lise bitirme sınavına hazırlanan Bernard’ın bir aile sırrını öğrendikten sonra evi terk ederek okul arkadaşı Olivier ile birlikte yeni bir hayat felsefesi kurma macerası, Olivier’nin Kalpazanlar isimli bir roman yazan dayısı Édouard’ın ortaya çıkmasıyla gizemli bir hal alır.

Yeni Roman’ın müjdecisi sayılan Kalpazanlar, ayrıca klasik roman anlayışından uzaklaşan Gide’in edebiyatta modern anlamda “erken anlatı” veya “anlatı-içinde anlatı” tekniğini kullandığı ilk örneklerden biri sayılır. Kitabın sonunda yer alan ve ilk kez Türkçede yayımlanan Kalpazanlar’ın Günlüğü ise Gide’in roman kuramına ilişkin son derece ilginç bir kaynak teşkil ediyor: Bir yazarın romanını tasarlarken düşündüklerini ve zihninden geçenleri okumak, bir doğa olayına tanıklık etmek kadar heyecanlı ve kışkırtıcı bir his uyandırıyor.

BEYAZ  ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE / GRIGORI PETROV

Grigori Petrov, yayımlandığı dönemde Balkanlarda olduğu kadar genç Türkiye’de de büyük bir ilgiyle karşılanan Beyaz Zambaklar Ülkesinde eserinde, uzun yıllar ulus kimliğine sahip olamamış, işgaller, toplumsal eşitsizlikler, yoksulluk ve türlü güçlüklerle boğuşmuş küçücük bir ülkenin her yönden kalkınmasının hikâyesi büyük bir hayranlık ve sevgiyle anlatır. Bir avuç aydının kılavuzluğunda halkın her kesiminden insan, aydınlar, işçiler, köylüler, sanatçılar, zanaatkârlar, eğitimciler örneğine az rastlanan bir çabayla küçük ülkelerine, uluslarına sahip çıkarlar. Grigori Petrov da sonuçlarını bizzat gördüğü bu çabayı, birlik ve beraberliğin, ulus bilincine sahip olmanın değerini, masalsı üslubuyla eserinin hemen her sayfasında vurgular.

Petrov’un Bulgar aydınlarına ithaf ettiği, onlar için bir kılavuz olarak tasarladığı bu özgün eser, Türkçeye ilk kez 1928 yılında Bulgarcadan çevrildi. O tarihten beri defalarca basıldı, pek çok kez yeni çevirisi yapıldı, harp okullarından köy okullarına kadar genç Türkiye’nin öğretmenlerine, aydınlarına da kılavuz oldu. Günümüzde okuryazarlık oranı yüzde yüze varan, eğitim ve öğretim sistemiyle, halkının mutluluğuyla diğer uluslara örnek olan Finlandiya’nın “kuruluş” hikâyesi Beyaz Zambaklar Ülkesinde eserinden alınacak pek çok ders ve ilham var hâlâ…

İlk defa 1928 yılında Bulgarcadan dilimize çevrilen Beyaz Zambaklar Ülkesinde Türk aydınlarının dikkatini çekerek, yıllarca ülkede uygulanması gereken bir eğitim ve kalkınma modeli olarak görüldü, görülmeye de devam ediyor. Yüzyılın başında kitabın Balkanlara ulaşmasının hikâyesi de epey ilginçtir. O dönemde Rusya’da teoloji eğitimi gören üniversite öğrencisi Dino Bojkov’un eline Grigori Petrov’un Işığa Doğru adlı kitabı geçer. Kitapta yazarın Finlandiya’da geçirdiği günleri anlatan ve Bojkov’un zihninde derin bir iz bırakan bir makale yer almaktadır. 1910 baharında öğretmeni ve aynı zamanda yakın dostu Grigori Petrov ile buluştuklarında ise Petrov’un Bataklıklar Ülkesi adlı kitabı yayımlanmıştır…

DAVA / FRANZ KAFKA

Dava yazılışından bir süre sonra dünya sahnesine çıkan, yurttaşlık haklarının askıya alındığı, bir sivil itaatsizlik imasının dahi zulümle karşılandığı totaliter rejimlere dair bir öngörü ve eleştiri olarak yorumlanır çoğunlukla. Nazi Almanya’sına dair bir “önsezi” barındırdığı söylenebilir belki. Erişilmez bir otorite tarafından yöneltilen ve ne olduğu hiçbir zaman açıklanmayan bir suçlamayla karşı karşıya kalan Josef K.’ nın davasında, mahkemeye dinsel ya da metafizik bir otorite de atfedilebilir.

Kafka Dava’ da suçu yalnızca bir eylem olarak tanımlamayıp zanlının “kötü niyeti”yle de ilişkilendiren ve suçtan çok suçluya odaklanan absürd bir hukuk sistemi paradigması inşa eder. Kuramsal olarak ortada yasadışı bir eylem olmaksızın suçu mümkün kılan bir sistemdir bu. Ancak Kafka suç, sorumluluk ve özgürlük üzerine yazarken bir sistem ya da doktrin ortaya koymaz, çözüm önermez. Okuru ister istemez içine çeken bu karanlık dünya tasavvurunun tartışmaya açık olmayan tek bir özelliği varsa, o da müphemliğidir.

Franz Kafka (1883-1924): Çek asıllı Avusturyalı yazar, Prag’da dünyaya geldi. Çağımızın en büyük yazarlarından biridir. Yapıtlarını edebiyat tarihinin belirli bir akımına dahil etmek zordur. Taşralı Çek bir babayla, burjuva bir Alman Yahudisi annenin çocuğuydu. Prag Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. Die Verwandlung (Dönüşüm), Das Schloss (Şato) ve Amerika önemli yapıtları arasındadır. Öykü ve romanlarında çağımız insanının korkularını, yalnızlığını, kendine yabancılaşmasını ve çevresiyle iletişimsizliğini ele aldı.x 1924’te vereme yenik düşerek yaşama veda etti.

İNSAN NEYLE YAŞAR? / L.N. TOLSTOY

Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910): Anna Karenina, Savaş ve Barış, Kreutzer Sonat ve Diriliş’in büyük yazarı, yaşamının son otuz yılında kendini insan, aile, din, devlet, toplum, özgürlük, boyun eğme, başkaldırma, sanat ve estetik konularında kuramsal çalışmalara verdi. Bu dönemde yazdığı öykülerde yıllarca üzerinde düşündüğü insanlık sorunlarını edebi bir kurgu içinde ele aldı. Tolstoy, insan sevgisi ve inanç konularını ustalığının bütün inceliğiyle işlerken, İnsan Neyle Yaşar? ile gerçek hayatı yansıtan tabloların içinde yeni bir ahlak anlayışını ortaya koydu.

Koray Karasulu (1975): İÜ Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunudur. Rus edebiyatının kilometre taşları olan Puşkin, Dostoyevski, Tolstoy, Gogol, Gorki gibi yazarların önemli eserlerini Türkçeye çevirdi. Pek çok Rus klasiğinin redaktörlüğünü yaptı. Gogol’den yaptığı Evlenme ve Müfettiş çevirileri Devlet Tiyatroları tarafından sahnelendi. Koray Karasulu Dostoyevski’den Kumarbaz çevirisiyle Dil Derneği 2014 Ömer Asım Aksoy Çeviri Ödülü’nü kazandı.

BİZE GÖRE  / AHMET HAŞİM

Ahmet Haşim’in İkdam gazetesinde çıkan köşe yazılarından seçilen denemelerle Paris seyahati izlenimlerinden oluşan Bize Göre 1928 yılında yayımlandı. Yalın, açık, akıcı, kimi zaman alaycı bir dille yazılmış olan denemeler ve aynı üslup özelliklerini taşıyan seyahat izlenimleri yazarın etkili ifadesinin yanı sıra derin gözlem gücünü ve eleştirel bakış açısını da okura yansıtır. Bununla birlikte bazı yazılarında dikkati çeken şiirsellik Haşim’in imge yüklü şiirlerin duygulu, kırılgan şairi olduğunu da hatırlatır. Bize Göre her gün defalarca karşılaşılan sıradan ve küçük konuların usta bir yazarın kalemiyle nasıl bütünlüklü bir dünya tablosu oluşturabildiğinin çarpıcı bir örneğidir.

Ahmet Haşim (1887-1933) Bağdat’ta doğan Ahmet Haşim’in çocukluk yılları babasının görevi nedeniyle Arabistan’ın çeşitli vilayetlerinde geçer. Erken yaşta annesini kaybetmesinin neden olduğu ruhsal sarsıntı o dönemden başlayarak çekingen, içe kapanık ve hayalperest bir kişilik yapısına yol açar. 1895’te babasıyla birlikte İstanbul’a gelir, iyi konuşamadığı Türkçeyi ilk iki yıl Numune-i Terakki Mektebi’nde öğrendikten sonra, 1897’de Galatasaray Sultanisi’ne kaydolur. Giderek edebiyata yönelen Ahmet Haşim, edebiyat hocaları Tevfik Fikret ve Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun da desteğiyle 16 yaşında ilk şiirini yayımlar. 1907’de Galatasaray’dan mezun olur, Reji İdaresi’nde çalışırken Hukuk Mektebi’ne devam eder. 1909’da Fecr-i Ati topluluğunun Servet-i Fünun’da yayımlanan bildirisinde onun da imzası vardır.

Uzun sürmeyen bu beraberliğin ardından siyasi ve edebi gruplaşmaların dışında kalmayı tercih eden şair, kendine özgü bir şiir anlayışı geliştirir. 1921’de yayımlanan Göl Saatleri ve 1926’da yayımlanan Piyale adlı şiir kitaplarıyla döneminin önde gelen şairleri arasında yer alır. Modern Türk şiirinin kurucularından biri olarak kendinden sonra gelenleri önemli ölçüde etkiler. Şiirlerindeki kapalılık ve güç anlaşılırlığa karşılık düzyazıları gayet yalın, açık, akıcı ve yer yer mizahidir. Ele aldığı pek çok konuda zamanı aşan evrensel düşünüşüyle Ahmet Haşim’in yazıları günümüzün okuru için de hâlâ ilgi çekicidir. Yazarın seçme eserlerine Türk Edebiyatı Klasikleri Dizimizde yer vermeyi sürdüreceğiz.

HAYVANLAŞAN İNSAN / EMİLE ZOLA

Émile Zola (1840-1902): Natüralizm akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Zola, romancının olayları bir izleyici gibi kaydetmekle yetinmemesi, kişileri ve tutkularını bir dizi deneye tabi tutarken, duygusal ve toplumsal olayları da bir kimyacı gibi ele alması gerektiğini savundu. Zola içinde yaşadığı eski dünyanın yıkıntılarını inceledi, gelecekteki bir dünyanın olgularını saptamaya çalıştı. Bu niyetle yirmi iki yılda yazdığı yirmi romandan oluşan Rougon-Macquartlar dizisi başta olmak üzere çok sayıda büyük eser verdi. İkinci İmparatorluk Dönemi’ni anlatan bu dizinin on yedinci kitabı Hayvanlaşan İnsan 1890’da yayımlandı. Roman 19. yüzyılda Paris ve Le Havre arasındaki demiryolu hattında geçen bir suç ve aşk hikâyesidir; insanın öldürme içgüdüsünü ve nasıl bir kötülük makinesine dönüşebileceğini anlatır. Zola’nın, eşsiz gözlem gücüyle endüstrileşmenin beraberinde getirdiği kasvetli, yıkıcı ve ilkel arzuları deşifre ettiği bu roman defalarca sinemaya da uyarlanmıştır.

Alev Özgüner: 1960 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni, ardından BÜ Orta Kademe Yöneticilik  Bölümü’nü bitirdi. Yurt Ansiklopedisi, Gelişim Yayınları, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık AŞ’de çalıştı. Halen bazı yayınevleriyle çevirmen, redaktör ve düzeltmen olarak çalışmaktadır. Güzel Dost (Guy de Maupassant), Binbir Hayalet (Alexandre Dumas), Dr. Ox’un Deneyi (Jules Verne) ve Zacharius Usta (Jules Verne) İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanmıştır.

“Roubaud odaya girer girmez, yarım kiloluk ekmeği, böreği, bir şişe beyaz şarabı masaya koydu. Ama Victoire Ana, işinin başına inmeden sobanın ateşine öyle bol tozkömürü atmıştı ki, sıcaklık boğucu bir hal almıştı. Bir pencere açan garın şef yardımcısı, dirseklerini pervaza dayadı. Burası, Batı Demiryolları Şirketi’nin, çalışanlarından bazılarına tahsis ettiği, Amsterdam Çıkmazı’nda sağdan sonuncu, yüksek binaydı. Beşinci katta ve kırma çatının köşesinde bulunan pencere gara, yani Europe Mahallesi’ni bölen geniş hendeğe bakıyordu. O öğleden sonra ansızın net bir biçimde görünmeye başlayan ufuk, güneş ışınlarının deldiği nemli, ılık şubat ortası göğünün griliği altında daha da genişlemiş gibiydi.”

BİR İDAM MAHKÛMUNUN SON GÜNÜ / VICTOR HUGO

Victor Hugo (1802-1885): Fransız edebiyatının en ünlü yazarlarından biri olan sanatçı, edebi ününü şiirleri ve oyunları ile kazandı. Romantik akımın en tanınmış adları arasında yer aldı. Toplumsal sorunlar ve politikayla yakından ilgilendi, 1848 ayaklanmalarının ardından Kurucu Meclis’e katıldı, daha sonra milletvekilliği yaptı, l’Evénement adlı bir gazete çıkardı. 1852’de Louis Bonaparte’ın imparatorluğunu ilan ettiği hükümet darbesine karşı çıktığı için sürgün edildi. Cezası 1859’da sona erdi, fakat imparatorluk yıkılana kadar gönüllü olarak sürgünde kaldı, 1870’de Fransa’ya döndü. 1871’de Paris Komünü’nü desteklemese de komüncüleri savundu. Victor Hugo 1829 yılında yayımladığı Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı romanıyla idam cezasına taviz vermez bir tavırla karşı çıktı. Klasik edebiyatın şaheserleri arasında yer alan Notre-Dame’ın Kamburu ve Sefiller adlı romanlarıyla dünya edebiyat tarihine geçti.

Volkan Yalçıntoklu (1961-2022): Saint-Joseph Lisesi’nde okudu. 9 Eylül Üniversitesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik Bölümü’nü bitirdi. Uzun yıllar kitapçılık yaptı. Fransızca ve İngilizceden çeviriler yaptı. Eserlerini çevirdiği yazarlar arasında Victor Hugo, Émile Zola, Jules Verne, Helene DeWitt, Alan Snow, Richard Maltby Jr., Lyman Frank Baum, Charles Perrault yer alıyor.Hugo’dan çevirdiği Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, Notre-Dame’ın Kamburu ve Sefiller de Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi’nde yayımlandı.

KENDİME DÜŞÜNCELER / MARCUS AURELIUS

”Stoacı İmparator” , ”Filozof İmparator” gibi sıfatlarla anılan Marcus Aurelius Antoninus Augustus’un 169 sonları 170 başlarında kuzeye, özellikle Tuna Nehri boylarındaki Germen ve Marcomanni kavimleri üzerine çıktığı seferde yazmaya başladığı ve içselleştirdiği, kendisine yön veren düşünceleri dışa vurduğu bir eser olan Kendime Düşünceler, Stoacı düşüncenin en tanmış eserlerinden biridir. Özellikle Roma Stoası açısından büyük bir öneme sahiptir. Eserde imparatorun , Stoacılara ”farz” bilinen şeyleri yapmadığına yönelik özeleştirileriyle dolaylı yoldan karşılaşırız…

Marcus Aurelius (MS 121-MS 180): MS 121 yılında Roma’da doğdu. Fronto, Apollonius Chalcedonius gibi döneminin önde gelen hatip ve filozoflarından özel dersler aldı. MS 161-180 yılları arasında Roma İmparatoru olarak hüküm sürdü. “Stoacı İmparator”, “Filozof İmparator” gibi sıfatlarla anılan Marcus Aurelius, barışçı bir insan olmasına rağmen hükümdarlığının çoğunu seferlerde geçirdi. MS 169 yılı sonlarında Germen kavimlerine karşı düzenlenen bir sefer esnasında yazmaya başladığı Kendime Düşünceler, Stoacılık, özellikle de Roma Stoası açısından büyük bir öneme sahiptir. Sağlam bir eşitlik ve özgürlük inancına sahip olan Marcus Aurelius, imparatorluğu boyunca doğayı bilip anlayarak yaşamaya çalışmış, her şeyin ortasına insanı koymuştur. Günlük olarak kaleme alınmış bir özdeyişler ve düşünceler derlemesi denebilecek Kendime Düşünceler eserinde kendinden önceki caesarları ve filozofları eleştirmekle kalmayıp, kendi kendini de sorguya çekerek bir vicdan muhasebesi de yapar. Sonraki kuşaklara, kilise düşünürlerine, Rönesans’a da temel olan Kendime Düşünceler, Stoa felsefesinin anlaşılması açısından günümüzde de çok değerli bir kaynaktır.

Yunus Emre Ceren (1989): İ.Ü. Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan mezun oldu. 2015 yılında aynı üniversite bünyesinde bulunan Tarih Bölümü’nün Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı’nda yüksek lisansa başladı. Halen aynı anabilim dalı bünyesinde öğrenimini sürdürmekte, çeşitli yayınevlerinde editörlük yapmakta, gazetecilik ile uğraşmaktadır.

İMKANSIZ COĞRAFYALAR / COŞKUN ARAL

Dünyanın çatışma bölgelerinde, cehennemi andıran sokaklarda fotoğraf makinesiyle gerçeğin peşinde koşan bir isim: Coşkun Aral. İmkânsız Coğrafyalar, 1970 başlarında gazeteciliğe adım atan bir gencin, 20. yüzyılın son çeyreğine damga vurmuş savaşlardaki tanıklıklarını anlatıyor. Coşkun Aral Lübnan, Afganistan, İran, Irak, Çad, Kuzey İrlanda gibi çatışmaların eksik olmadığı coğrafyalarda ön saflarda yer alan foto muhabirlerinden biri olarak, dünya basınında adından söz ettirdi. Time ve Newsweek gibi dergilerin kapağına taşınan fotoğrafları, savaş çığırtkanlarının yalanlarını ortaya çıkardı. Savaşın gerçek yüzünü, kendini “uygar” olarak tanımlayan insanın yaratmaya muktedir olduğu vahşeti gözler önüne serdi. Aral, Sipa Press çatısı altında başlayan uluslararası gazetecilik yolculuğunda, modern tarihin dönüm noktalarına tanıklık etti. Bu tanıklık, içsel direnç noktalarını keşfettiği zorlu bir mücadeleyi de beraberinde getirdi.

Savaşın içinde, insanın kendi içindeki savaşını belgeledi. Lübnan’ın ağır bombardıman altındaki mahallelerinden, Kamboçya’nın mayınlı arazilerine, Hindikuş Dağları’ndan, Afrika çöllerine uzanan ve yıllar süren yolculuklarında, fotoğraflarıyla sıradan insanların hikayelerini aktardı.  Bu kitap yalnızca bir foto muhabirinin anıları değil, aynı zamanda 20. yüzyılın ikinci yarısına dair küresel bellek özelliği taşıyor. Coşkun Aral, fotoğraf makinesini bir yandan savaş meydanlarına, bir yandan da kendi iç dünyasına çeviriyor ve gidilmesi imkânsız yerlere nasıl gittiğini, neler yaşadığını ve neler hissettiğini tüm çıplaklığıyla anlatıyor. İmkânsız Coğrafyalar, haberciliğin cesaret, vicdan ve tanıklıkla birleştiğinde nasıl evrensel bir dil kurduğunu gösteren unutulmaz bir yaşam hikâyesi.

FİLİSTİN CEPHESİNDE BİR TÜRK ASKERİ / ALİ FUAT ÖRENÇ

Filistin Cephesi sadece sıcak kumlar, çöl fırtınaları ve susuzlukla değil, çözülmekte olan bir imparatorluğun son nefesiyle yoğrulmuş bir savaş alanı…Topçu İhtiyat Zâbiti Şemsettin Efendi, henüz yirmili yaşlarının başında, Darülfünun Hukuk Mektebi öğrencisiyken gönüllü olarak orduya yazıldı. Varlıklı bir aileden gelen bu genç subay, tereddüt etmeden cepheye gitti ve ardından altı yıl sürecek savaş ve esaret hayatına adım attı.“Filistin Cephesinde Bir Türk Askeri”, Şemsettin Efendi’nin 1914-1920 yılları arasında tuttuğu hatıratın bugüne ulaşan sarsıcı bir tanıklığıdır.Beyrut’tan Şam’a, Kudüs’ten Eriha’dan Rabo Boğazı’na uzanan bu hatıratta; Osmanlı ordusunun çöl koşullarında verdiği insanüstü mücadele, Arap isyanlarının yarattığı kırılmalar, İngiliz hava saldırıları ve esir kamplarındaki hayat, bir subayın kaleminden bütün çıplaklığıyla anlatılıyor.* * *Şemsettin Efendi, sadece bir asker değil, vatanına derin bağlılıkla hizmet eden bir aydın ve iyi bir gözlemcidir; savaşın şiddeti kadar, insan onurunun direncini de kayda geçirmiştir.

Günlük tarzında kaleme alınan satırlarda, Cemal ve Enver Paşaların cephe teftişlerinden Arap isyanının yankılarına, İngiliz esir kamplarındaki zorlu hayattan Mısır’daki Müslüman halkın Osmanlı askerlerine bakışına kadar geniş bir panorama çiziliyor.Eseri yayına hazırlayan Prof. Dr. Ali Fuat Örenç, bu değerli metni tarihsel bağlamına yerleştirerek hem Suriye ve Filistin cephelerinin askerî ve siyasi arka planını aydınlatıyor hem de unutulmuş bir Türk subayının sesini günümüze kazandırıyor. “Filistin Cephesinde Bir Türk Askeri”, sadece bir hatırat değil; çölün ortasında bile tükenmeyen bir inancın, görev bilincinin ve insanlık onurunun hikâyesidir.

FİNANSAL EFSANELER VE GERÇEKLER / SERKAN ÜNAL

Yatırım dünyasında doğru bildiğimiz pek çok şey aslında yanlış olabilir mi?Her gün sosyal medyada, televizyonlarda ve gazetelerde yatırımcıya yol göstermesi gereken bilgiler yerine ezbere söylenmiş, temelsiz iddialar ve yanıltıcı yorumlarla karşılaşıyoruz. Türkiye’de borsanın asli amacından uzak bir şekilde kullanılmasının, dünyada en çok işlem yapan ülkelerden biri olmamıza rağmen finansal okuryazarlığın düşük kalmasının tesadüf olmadığını düşündünüz mü? Finansal Efsaneler ve Gerçekler, işte tam da bu yanlış algılara meydan okuyor. Ezber bozan sorular soruyor, klişe cevaplara itiraz ediyor ve veriye dayalı, anlaşılır bir bakış açısı sunuyor. Üstelik 100’e yakın grafik ve tabloyla desteklenen, başka hiçbir yerde bulamayacağınız özgün analizler içeriyor. Böylece hem finansa yeni başlayanların karmaşık finansal ilişkileri kolayca anlamasına yardımcı oluyor hem de bu alanda uzman olan okurlara geniş veri kaynakları, karşılaştırmalar ve derin bakış açıları sunuyor. Altın gerçekten güvenli liman mı?

Gayrimenkul düşündüğümüz kadar kazandırıyor mu? Borsa İstanbul uzun vadeli yatırımcı için ne kadar güvenilir? Risk ve oynaklık aynı şey mi? Büyüme hisseleri mi, değer yatırımcılığı mı? Teknik analiz bize gerçekten yol gösterebilir mi? Tasarruf yaparken hayatı mı ıskalıyoruz? Bedelsiz sermaye artırımı, temettü hisseleri ya da yabancı yatırımcıların varlığı getirilerimizi nasıl etkiliyor?

Bu soruların ve çok daha fazlasının cevaplarını bulacağınız Finansal Efsaneler ve Gerçekler’de, finansal piyasaları şekillendiren mitleri birer birer sorgulayacak ve farklı bir gözle yeniden değerlendirme fırsatı bulacaksınız. Eğer siz de yıllardır tekrar edilen klişelerin arkasında yatan gerçekleri merak ediyorsanız, Finansal Efsaneler ve Gerçekler tam size göre!

ASLI YOK SÖZLERİ MECNÛN SÖYLER / HÜSEYİN YORULMAZ

Yıllarca divan edebiyatının seçkin ve dar bir zümreye ait olduğuna inanıldı. Oysa insanı düşündürmek, hikmet ve hakikate yöneltmek amacını taşıyan divan şiiri hafızalara silinmez bir şekilde nakşedilir, nesilden nesile atalar sözü gibi söylenirdi. Bazen cami kürsülerinde ve minberde görünürdü bu, bazen de tezgâhının başında müşterisine mal satan esnafın dilinde. Bu şiiri okumak için âlim olmak gerekmiyordu, ârif olmanın yolu herkese açıktı. Aksi takdirde şiir ağını sudan balıksız çekmeye, içi boş bademe, kokusuz lâleye, çocuktan kesilmiş kadına, nakışı olmayan sade bir yüzüğe benzerdi.

Elinizdeki kitapta Hüseyin Yorulmaz bizi yüzyıllar boyunca divanlarda saklı kalan şiirlerin renkli dünyasına davet ediyor. Aslı Yok Sözleri Mecnûn Söyler, hem öğrenciler hem de edebiyat ve tarih meraklıları için kadim şiirimizin anlam evrenine kıssalar, hikâyeler, hikmetler ve ilginç anekdotlar eşliğinde zevkli bir yolculuk.

ISLIKLA ÇAĞRILAN / EMİNE BATAR

Şair mi olmak istiyorsun? Matematiği, fenni bunun için mi öğretiyorlar sana? Bak evlat, ancak tembeller şiir yazar. Aylaklar, çalışmaktan nefret edenler, gerçeklerden kaçmak isteyen hayalperestler… Şiir asi insanları tercihidir. Büyüsüne kapılır ve yolunu şaşırırsın. Seni bir ormana sürükler. Vahşi hayvanların arasında korkusuz yapar. Sonra uçsuz bucaksız bir denizin ortasında bırakır. Yüzme bilmemen denizin umurunda değildir. Şiir aldatır. Annemin yüzüne dokundum. Kokusu tükenmiş güz çiçekleri gibiydi. Gözleri yağmurlu değildi. Gözlerimi aynadan geçirdim. Sır yoktu, duvar yoktu; hiçbirimiz yoktuk.

TASAVVUFİ TERBİYENİN MERTEBELERİ / ABDÜLREZZAK KAŞANİ

Seyru sülûk mertebelerini ifade eden hâl ve makamlar, tasavvuf düşüncesinin teşekkülünde önemli bir rol oynamıştır. İlk dönemlerden itibaren sûfîler, tecrübe ettikleri bu hâlleri aktarmak üzere risâleler ve kitaplar kaleme almışlardır. Hâce Abdullah Herevî ise Menâzilü’s-sâirîn adlı eserinde bu makam ve hâlleri tasnif ederek daha sistematik bir yapıya kavuşturmuştur.

Herevî, tasavvufî mertebeleri on bölüme ayırmış, her bölümde on kavrama yer vererek toplamda yüz terim/mertebeyi açıklamıştır. Onlu ve yüzlü bu tasnif, ilk defa onun tarafından ortaya konmuş ve kendisinden sonraki birçok mutasavvıf üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Nitekim sonraki dönemlerde bu tasnif şerhlerle ele alınarak tasavvufî terbiye ve düşüncenin gelişim sürecine uygun olarak yeniden yorumlanmıştır.

İbn Arabî’nin eserlerini ve vahdet-i vücûd anlayışını açıklamaya yönelik şerh, tefsir ve sözlük türü çalışmalarıyla tanınan Abdürrezzâk Kâşânî, Menâzil’e bir şerh yazarak Herevî’nin yüzlü tasnifle ele aldığı tasavvuf mertebelerini ve terimlerini vahdet-i vücûd düşüncesi çerçevesinde yeniden yorumlamıştır. Bu kitapta tercümesini sunduğumuz şerh, ilk kez Türkçeye kazandırılmıştır.

DUYGUSAL ZORBALIK / DESTEK YAYINLARI

Ya avuçlarımın arasında tuttuğum o sımsıcak el yalansa! Ya sırtımı dayadığım bu dağ gibi dostluk bir planın parçasıysa! Ya benimle kurduğu bu yakınlık kazanmak istediği bir oyunun stratejisinden ibaretse! Ya beni sevdiği için değil de işine yaradığım için yanımdaysa! Ya ben sevgiyle, aşkla ve dostlukla istismar ediliyorsam!

Bu acı deneyimlerin başıma gelme ihtimali mi var mı? Tabii ki var. Her an ihanete uğrama ihtimalimiz var. Her an her şey olabilir. Güvendiğimiz dağlara karlar yağabilir, bıçak en yakınımızın elinde duruyor olabilir, tutunduğumuz dallar çat diye kırılıverebilir.

Bu kitap, bir varoluş savaşına dönüşen “ötekini” yenme, alt etme, geçme ve böylece yaşamda kendine bir yer açıp hayatta kalma savaşını tüm yönleriyle masaya yatırıyor. Modern hayatın şefkat kisvesi altında gizlenen zorbalıklarını, dijital komşulardan tüketim tuzaklarına, başarı baskısından “Sen özelsin!” illüzyonuna kadar inceliyor. Bu kitap, size duygusal zorbalıktan kurtulmanın yollarını göstererek kaygılardan arınmış, özgür ve üretken bir hayat vaat ediyor.

KAZAZEDELER / LAURA PEREZ, PABLO MONFORTE

Kazazedeler, Alejandra ile Julio’nun kesişen yollarında, hayallerin, aşkın ve belirsizliğin iç içe geçtiği bir hikâyeyi anlatıyor. İki büyük şehrin canlı, nefes alan atmosferi bu karmaşık ilişkinin arka planını oluştururken, Alejandra ve Julio’nun birbirlerine duydukları çekim iş, aile ve hayatın yönlendirmeleriyle sürekli sınanıyor.

Birbirlerinin hayatlarına girip çıkan bu iki insan, önce hislerini inkâr ediyor, sonunda sevmeye hazır olduklarında ise fırsatın çoktan ellerinden kayıp gittiğini fark ediyorlar. Laura Pérez ve Pablo Monforte’nin imzasını taşıyan bu dokunaklı, derinlikli grafik roman; olgunluk, sorumluluk ve insani ilişkiler üzerine çarpıcı bir meditasyon niteliğinde.

DEHŞET APARTMANI / NAT KASSIDY

Ana ve Reid’in hayatı, ilk çocuklarının zorlu doğumuyla altüst olmuştu. Doğumda felç kalan Ana hem bebeğine hem de bedenine büyük bir öfke besliyordu. Evlilikleri de bu süreçte parçalanmaya başlamıştı. Fakat aldıkları müjdeli bir haber her şeyi değiştirecekti. New York’un en prestijli apartmanlarından biri olan, Central Park manzarası ve gözalıcı mimarisiyle ünlü Deptford’da uygun fiyatlı bir daire kazanmışlardı. Herkesin hayalini kurduğu bu fırsat, şanslarının nihayet döndüğünü mü gösteriyordu?

Ama yeni yuvaları sırlara gebeydi ve gölgelerin arasında gizlenen tehlikeler vardı: Aç, sabırlı ve pusuda bekleyen bir şey. Belki de Manhattan’ın seçkinleri arasında yaşamanın gerçek bedeli buydu… “Dehşet Apartmanı, klasik korkuya saygı duruşunda bulunurken Manhattan’daki bir gökdelene 2020 sonrası kaygıları dolduruyor. Cassidy öyle ürkütücü bir kitap kaleme almış ki en korkunç olan şeyler insanların (ya da insan olmayanların) kalbinin içinde saklı.” –Paul Tremblay

BÜTÜN ÖYKÜLERİ / SAİT FAİK ABASIYANIK

Sait Faik Abasıyanık’ın ilk hikâyesi 1929 yılında Milliyet Gazetesi’nde yayımlandı. Bugün, neredeyse yüz sene sonra, o bir başlangıç noktası, yeniliği müjdeleyen bir kaynak hâlâ. Tabiata ve insana bakışta, anlatıcının sesinde, yazar-okur ilişkisinde, içerikte ve biçimde geleneksel Türk hikâyesinin o güne dek yürüdüğü yollara alternatif yollar teklif ederek modern hikâyenin bu coğrafyadaki temellerini atan Sait Faik Abasıyanık’ın edebiyat tarihimizdeki konumu hiç değişmedi. Bir insanı sevmekle başladı her şey, sevmekle devam ediyor. Yakup Çelik’in derlemesiyle yazarın tüm hikâyelerinin, dergi ve gazetelerde yayımlanma sıralarına göre yer aldığı bu kitap, onun hikâye çizgisindeki değişimi, Türkçeyi kullanma aşamalarını, hikâyelerinde zamanla değişen temaları ve anlatım tekniklerini ortaya koyan bir okuma deneyimi vaat ediyor.

DİYALOGLAR 2 / JORGE LUİS BORGES, OSVALDO FERRARİ

“Tüm kitaplarım gibi, belki de bütün kitaplar gibi bu da kendi kendine yazılmıştır.” Borges’e göre insanlığın en büyük keşfi: Diyalog. Tarihin gelgitlerine karşın nesilden nesle aktarılan o kadim gelenek. Eleştirel düşüncenin öncülü. Dopdolu bir ömür yaşamış olan 85 yaşındaki Jorge Luis Borges’le 35 yaşındaki Osvaldo Ferrari’nin söyleşilerinin ilk cildini kısa bir süre önce yayımlamıştık. Diyalogların bu ikinci cildinde de Ferrari’nin incelikli soruları aracılığıyla Borges’in muazzam zihin haritasında seyre devam ediyoruz: Feminizmden Russell’a, Spinoza’dan Keltlere, Budizmden Shakespeare’e doyumsuz bir yolculuk sunan bu kitap, -ilk ciltte de söylediğimiz gibi- yalnız bir yazarın değil, bir “düş kurma biçimi”nin manifestosu. Borges artık kesinlikle bir ifade biçimiydi: Konuşma dilindeki cümleleri yazısıyla eşdeğerdi, her şeyin şekillendiği bir derinlik ya da âlemden geliyormuş gibi görünüyordu.

MİLENA’YA MEKTUPLAR / FRANZ KAFKA

Milena’ya Mektuplar, yalnızca bir aşkın tanıklığı değil, aynı zamanda bir ruhun iç çekişlerinin, bir insanın kelimelerle var olma çabasının büyüleyici kayıtlarıdır. Franz Kafka’nın iç dünyasının en çıplak, en kırılgan ve en insani haliyle açığa çıktığı bu mektuplar, okuru derinden sarsıp şu soruyu sordurur: Sevgi, gerçekten de sadece yan yana olmak mıdır; yoksa iki ruhun, hiçbir zaman tam olarak buluşamayacağını bile bile birbirine yazması mı?

İnsanlar bugüne dek beni hiç yanıltmadılar ama mektuplar hep yanılttı; işin ilginci, başkalarının yazdığı değil, kendi yazdıklarım. Bu, benim durumumda üzerinde daha fazla konuşmak istemediğim, farklı ama aynı zamanda genel bir talihsizlik. Sadece teorik açıdan bakıldığında mektup yazabilmenin kolaylığı dünyada ruhların korkunç

biçimde parçalanmasına yol açmış olmalı. Bu, hayaletlerle ilişkiye girmektir, hem de sadece alıcının hayaletiyle değil, mektubu yazan elin altında ya da bir mektubun diğerini doğruladığı ve tanık olarak gösterilebildiği yerde bir dizi mektubun geliştirdiği, kendi hayaletimizle de ilişkiye girmektir. İnsanlar birbirleriyle mektupla iletişim kurabilecekleri düşüncesine nereden kapıldılar! Uzaktaki bir insanı düşünebilir, yakındaki insana dokunabiliriz, bunun dışında her şey insan gücünün ötesindedir. Ama mektup yazmak açgözlülükle bekleyen hayaletler tarafından soyulmak demektir. Yazılı öpücükler yerlerine ulaşmaz, aksine hayaletler tarafından yolda içilip bitirilirler.

RÜZGARLI CAMLAR / SERKAN TÜRK

Camlar, Rüzgârlar, Bulutlar… Üç bölümden oluşan ve adını Hilmi Yavuz’un aynı adlı şiirinden alan Rüzgârlı Camlar, şiirle öykünün ortak kaynağından çıkan melez hikâyeler anlatıyor. Serkan Türk’ün kaleminde nehirler sessizce akıp gidiyor, yalpalayan tüm eski gemiler bir şiir gibi eğiliyor suyun içine. Gövdeler, kavanozlar, pencereler boş olsa da bu öykülerde her zaman umut var.

Giderek sığamıyorum yaşadığım evlere. Evler çatılı, balkonlu, bahçeli ve sessiz oldu hep. Evleri çıkardım şiirlerden ve hayatımdan. Bir evin içinde yaşandı izlediğim son film. Ve şimdi bu ev bozması yerde pencere açık, kapıların önünde oturmuş, zeytin ağaçlarına bakıyorum. Birilerinin geçtiği o küçük patika yolun beni hiçbir yere götüremeyeceğinin bilincindeyim. İlerideki çayırlık yeniden yeşerdiğindeyse burada olmayacağım. Gökyüzünü yeniden görmüş, bulutları selamlamış olmak beni mutlu kılacak.

O YIL / AHMET ALTAN

Yıl 1915. Conkbayırı görkemli bir zafere hazırlanıyor. Herkes aynı soruyu soruyor birbirine: “Çanakkale’den haber var mı?” Toplumun bir hikâyesi olduğu gibi, yazgısı değişen her bireyin de yazılmaya değer bir hikâyesi var o günlerde… Ahmet Altan, O Yıl ’da, imparatorluğun her köşesinde ayrı bir ateşin yandığı günleri, çatışan fikirler, söylenemeyen cümleler, tutulamayan sözler üzerinden anlatıyor. Bir yanda iki kardeşin farklı uçlara savrulma hikâyesi, diğer yanda Türk subayı Ragıp ile sürgüne yollanan Ermeni hemşire Efronya’nın emirler, yollar, tren vagonları tarafından engellenen aşkı…

“Ölüleriyle konuşan” Osman’a, anlatılanları hem dinleme hem aktarma görevinin verildiği romanda, o çalkantılı dönemde yaşayanların zihnine girilerek çoksesli bir atmosfer yaratılıyor, tarihin girdaplı sayfaları bir kez de kurmaca evrende açılıyor. Gerçekleri ölüler biliyordu. Osman buna inanıyordu. “Hayatı ölülerden öğreneceksin… Yaşayanlar hayat hakkında bir şey bilmiyor çünkü,” demişti bir keresinde Efronya. Kapısına ailesinin hizmetkârlarından birinin bıraktığı konserveleri yiyerek, dedesinden kalan eski usul entarisiyle odalardan odalara dolaşarak yaşadığı bu ıssız konakta yalnızca ölüleriyle konuşuyordu. Hayattan, canlılardan, bugünden vazgeçmiş, daima ileriye gitmek zorunda olduğu söylenen zamanın hoyrat zorbalığından kurtulmuştu, istediği her şeyi görebildiği, bütün sırları çözebildiği geçmişin içinde zamana hükmederek dolaşıyordu.

ÖRÜMCEK BURGACI / ALPER CANIGÜZ

Alternatif bir 1974. II. Dünya Savaşı sonrası Batı bloku başta olmak üzere Türkiye dahil pek çok ülke “hiperdemokrasi” olarak adlandırılan yeni bir rejimle yönetilmektedir. Kamuyu ilgilendiren her konunun anketlerle belirlenip karara bağlandığı bu düzen, bilgiyi tekeline almış, ayrıcalıklı uzman zümrenin tahakkümüne son verdiği iddiasındadır. Hiperdemokraside toplum kanaati esas, “gerçek” en tehlikeli kavramdır. Adalet, ekonomi, eğitim, bilim, sanat… hepsinin nasıl işleyeceğine çoğunluk karar verir. Kimin yaşayıp kimin öleceğine de.

İşte böyle bir dünyada, küçük yaşta bir Türk aile tarafından evlat edinilen Alman asıllı şair-dedektif Stan LaFleur, iç içe geçmiş bir cinayet ve intihar vakasını araştırmak üzere kolları sıvar. Takip ettiği izler onu, gökyüzünde aniden belirip günbegün büyüyen kızıl yarığın gizemiyle yüz yüze getirir. Soruşturması derinleştikçe LaFleur kendini büyük bir komplonun ortasında, kozmik güçlerin karşısında bulacaktır. Apokaliptik tehditleri ortadan kaldırmak için önünde sadece beş günü vardır; cephanesi zekâ, vicdan ve hayal gücünden ibarettir. Alper Canıgüz’ün yeni romanı Örümcek Burgacı, ütopya ile distopya arasındaki çizginin belirsizleştiği evreninde, okuru baş döndürücü bir maceraya davet eden son derece özgün bir retro bilim-kurgu/polisiye.

BEŞERBAZIN MARİFETİ / ARLİN ÇİÇEKÇİ

Anne babasını hiç tanımamış bir çocuk olan Atlas, 2036’da, on sekizinci doğum gününde annesinin kitaplığındaki Yer Demir Gök Bakır kitabının sayfaları arasında bir mektup bulur. Mektup, 164 yaşındaki Frédéric Beauchamp tarafından annesine ithafen yazılmıştır.

Atlas, bu mektuptaki gizemi çözmek amacıyla zamanın ve yeryüzünün sınırlarını aşan olağanüstü bir yolculuğa çıkar. İstanbul’dan Amsterdam’a, Fas’tan Paris’e uzanan, geçmişle geleceği, yeryüzüyle gökyüzünü birbirine bağlayan bu yolculukta, 19. yüzyılın nev’i şahsına münhasır barbası Arnavut göçmeni Hulki ve birçok tarihi kişilik Atlas’a eşlik eder ve ona San’at-ı Beşeriye’nin tüm inceliklerini gösterir.

“Ertesi sabah, ‘Büyük Beyoğlu Yangını’ diye manşet attı, 6 Haziran 1870 tarihli bütün gazeteler. On iki ayrı koldan, iki milyon arşın araziye sirayet eden bu yangının zayiatını, dört ayrı dilde, sütunlarca yazdılar. Kül olan altmış beş sokağı, yüz altmış üç mahalleyi, üç bin dört yüz kırk dokuz binayı, erinmeden, tek tek isimleriyle bildirdiler günler boyu. Ölü sayısı ise sadece satırarasında ‘yüzlerce’ olarak geçti kayıtlara. Bu sebeple Hulki, hiçbir zaman bilemedi, o ‘bir kişi’ dışında daha başka kimlerin cehennemini harladığını. Ve onlar da hiçbir zaman öğrenemedi, koca Beyoğlu’nun, altı yaşında bir muhacir çocuğunun on yedisine kadar büyüttüğü nefretinden tutuştuğunu.”

YERSİZ YURTSUZ / YEŞİM KORKUT-FERHAN ÖZENEN

Balkan ve Akdeniz Psikanaliz Topluluklarının 21. yüzyılda bireyi ve toplumları derinden sarsan değişimler ve zorlukları psikanalitik bir çerçevede anlamlandırmak ve tartışmak amacıyla başlattığı Sınır Üzerine Düşünmek: Uluslararası Psikanaliz Konferansı serisinin 2023’te İstanbul’da gerçekleşen üçüncü buluşmasında sunulan metinlerden oluşan bu kitap, adını konferansın temasından alıyor: Yersiz Yurtsuz. Savaşların, göçlerin, salgınların ve türlü felaketlerin gölgesinde şekillenen günümüz dünyasında, yerinden edilme ve yurtsuzlaşma deneyimlerini psikanalitik bir bakışla tartışmaya açan bu metinler hem dışsal yıkımların hem de içsel sürgünlerin ortasında psikanalizin nasıl bir düşünme ve tanıklık alanı açabileceğini sorguluyor.

Yaşam ve çalışma biçimlerinin, toplumsal ve kültürel ilişkilerin ve konumlanmaların hızla değiştiği bir çağda ayaklarımızın altındaki dünya kayıp gidiyor. Gerçekliğin üstümüze çöken bu baskısı karşısında psikanalizin nasıl konumlanabileceğini tartışmaya; yersiz yurtsuzluğun farklı görüngü, açılım ve çağrışımlarını psikanalitik bağlamda sorunsallaştırmaya ve klinik alandaki yansımalarını birlikte düşünmeye çalışan bu metinler, bireysel ve toplumsal deneyimler arasındaki sınırda dolaşarak günümüzün yakıcı gerçeklikleri karşısında psikanalitik düşünceye yeni bir yön ve ses kazandırıyor.

Yeşim Korkut PSİKE İstanbul derneğinde formatör analisttir. Prof. Dr. Yeşim Korkut İsviçre’de klinik psikoloji alanında doktorasını yapmış ve Türkiye’ye dönüşünden itibaren akademisyen olarak farklı kurumlarda görev almıştır. 2013 yılından beri psikanalist olarak çalışmaktadır; süpervizyon vermektedir. Psike İstanbul Yönetim Kurulu eski başkanıdır; üç dönem Etik Kurul başkanlığı yapmıştır. Halen EPF Ethics Forum Başkanıdır.

Ferhan Özenen İstanbul Psikanaliz Derneği üyesi ve formatör analisttir. 2018-2022 yılları arasında derneğin başkanlığını yürütmüştür. 2015 yılından beri Travma Çalışma Grubu’nun başkanlığını sürdürmektedir. Psikanaliz Yazıları’nın danışma kurulunda yer almaktadır. Avrupa Psikanaliz Komitesi ve Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin Gender COWAP ile Sınır Üzerine Düşünmek gruplarının aktif üyesidir. Kadınsılık, erkeksilik ve cinsellik konularında yazılar kaleme almıştır.

DÜNYAYI BAŞTAN YARATAN SANATÇILAR / VID SİMONİTİ

Dünyayı Baştan Yaratan Sanatçılar – Bir Güncel Sanat Manifestosu kitabında Vid Simoniti, 21. yüzyılın başlarında güncel sanatın politikayla ilişkisini inceliyor. Sanatın dünyayı anlama biçimimize getirdiği yeni bakışlarla ilgileniyor ve sanatçıların yarattıkları dünyaların peşine düşüyor.

Okuru, iklim krizi, sosyal adalet gibi konuları ele alan sanateserleri üzerinden Ai Weiwei, Olafur Eliasson, Wangechi Mutu, Naomi Rincón-Gallardo ve Hito Steyerl’in aralarında olduğu sanatçıları keşfetmeye çağırıyor. Güncel sanat üzerine düşünmek için yeni araçlar buluyor ve sanatın sesine kulak veriyor: Pratiklikten uzak ama uzakları gören bir tanık olan sanat, savaş alanlarının üstünde süzülür, geçici bir halüsinasyon ve bir mola anıdır belki ama hayatın ve dünyanın başka türlü olabileceğini mırıldanır.

İSTANBUL TÜRKÇESİ / REYHAN ÇINAR

Bir zamanlar sözlerimiz de İstanbul gibiydi; zarif, ölçülü, âhenkli… Ne söylendiği kadar nasıl söylendiği önemliydi ve insanımız güzel konuşmayı bildiği gibi güzel dinlemeyi de bilirdi. Kimsenin kimseyi, hattâ kendini bile can kulağıyla dinlemediği, anlamaya çalışmadığı günümüz hengâmesinde ses, söz ve anlamdaki incelikleri kaybetmeye başladık.

Reyhan Çınar, “İstanbul Türkçesi” adlı eseriyle bizi bu nezâket ve güzellikleri hatırlamaya davet ediyor. Kelimelerin köken ve değişim maceralarından doğru telâffuzlarına, diksiyon kurallarından edebî dil ve üslûba uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. “İstanbul Türkçesi” sadece kelimelerin değil; onların ardındaki terbiyenin, ahlâkın ve medeniyetin hikâyesini anlatıyor.

ORMANIN KALBİ  / PETER WOHLLEBEN

İnsan ve doğa arasındaki ilişki, düşündüğümüzden çok daha derin. Orman, sadece bir ekosistem değil, aynı zamanda bir öğretmen; bize nasıl dinleyeceğimizi, hissedeceğimizi ve var olacağımızı gösterir… Peter Wohlleben’in Ormanın Kalbi adlı kitabı, insan ile doğa arasındaki görünmez ama güçlü bağı keşfetmeye davet ediyor. Ağaçların kalp atışları, köklerinin zekâsı ve bitkilerin bilinç düzeyleri üzerine yapılan araştırmalar, doğayla olan ilişkimize yeni bir boyut kazandırıyor.

Ormanda yürümek, sadece bir doğa gezisi değil; duyularımızı yeniden keşfetme ve içsel dengemizi bulma yolculuğudur. Yeşilin huzuru, kuş seslerinin ritmi, toprağın kokusu… Tüm bunlar bedenimizi ve ruhumuzu iyileştirir. Doğa bizi daha dikkatli, daha duyarlı bir hale getirir. Bu kitap, doğayı sadece korumamız gereken bir kaynak olarak değil, birlikte yaşadığımız bir dost olarak görmemizi sağlar.

RÜYAYA BENZER / DEFNE SUMAN

Geçmiş karanlık bir kuyu. İçinde debeleniyorum. Hatırlamaya çalışırken ucu kaçıyor. Birtakım hisler var. Hafıza boşluğunda yankılanan birbirine karışmış sesler, renkler, izler. Net olarak bildiğim tek şey hatırlamam gerektiği. Azra Tekin’in kısa yaşamı Beyoğlu’nda eski bir hanın asansör boşluğunda sona ermiştir. Hayatına kasteden kimdir, kendini nasıl burada bulmuştur? Bedeninden ayrılan Azra, hikâyesinin parçalarını toplamaya, İstanbul’da yaşadığı yedi yılın anılarını birleştirmeye koyulur.

Rüyaya Benzer, 1990’ların çalkantılı Türkiye’sinde bir üniversite öğrencisinin İstanbul’u, kendini ve hayatı keşfetme hikâyesi. Aşkla, dostlukla çevrili; siyasi uyanışlarla sarsılmış bir genç kadının hafızasından süzülen bir sergüzeşt… Defne Suman’ın kimlik, hafıza ve toplumsal kayıplar üzerine kurduğu roman, beden ile ruh ilişkisi ekseninde, hüzünle ve kararlılıkla ilerliyor.

ONU SEVDİĞİM ZAMANLAR / KEMAL VAROL

Bazı aşklar unutarak değil, hatırlayarak biterdi belki de. Zamanın bir tavuğun gagasında aktığı Arkanya, “yazmasaydım büyüyemezdim” diyen çocuklar, bir annenin kucağında hazla ve ölümle geçen çağlar, gırnatanın ezgisiyle durulan halaylar, fısıltıyla söylenen şarkılar, geceyi delip geçen kurşunlar, duvara asılı ölü fotoğrafları, havaya savrulan beyaz tülbentler ve kuruyan bir çiçeğin sessizliği…

Arkanya ile Paris arasında mekik dokuyan Onu Sevdiğim Zamanlar, aşka, barışa, yersiz yurtsuzluğa ve hatırlamanın acısına dokunaklı bir ağıt. Sesini sınırların olmadığı ve insanın insana merhem olduğu bir yerden yükseltiyor: Ey insan, neredesin? Romanları pek çok dile çevrilen, sinemaya uyarlanan, ödüller alan Kemal Varol, edebi coğrafyasını Paris-Arkanya hattına taşıdığı, iç içe geçen iki hikâyeyle ilerleyen bu romanda insanları ayıran değil, ortaklaştıran yaraları; suskunluğu sınırsızlığa dönüştüren büyülü bir aşkı olağanüstü bir dille anlatıyor. Onu Sevdiğim Zamanlar insanlığın eksik şarkısını yeniden hatırlatan eşsiz bir roman.

YAZLIKÇILAR  / TESS GERRITSEN

Eski casus Maggie Bird, arkadaşları sayesinde sağ kurtulduğu büyük bir hesaplaşmanın ardından, Purity kasabasında CIA’den eski arkadaşlarıyla martinilerini yudumlayıp emekliliğin tadını çıkarmaktadır. Ne var ki huzurlu Purity’ye gelen yazlıkçılardan bir genç kız kaybolur ve Maggie’nin komşusu şüpheli durumuna düşer. Arkadaşının masumiyetini kanıtlamak isteyen Maggie ne olduğunu araştırmaya başlar. Kayıp kızı bulmak için gölette yapılan aramada bir iskelete rastlanması işleri iyice karıştırır. Maggie ve arkadaşları, uzun zamandır saklı kalmış sırları ortaya çıkaracak karmaşık bir soruşturmanın içinde bulurlar kendilerini… Yazlıkçılar, aile dramıyla casus-gerilim hikâyesini ustaca birleştiriyor ve okurları “şimdi ne olacak” sorusuyla hızla sayfaları çevirmeye sevk ediyor.

Popüler

Plugin Install : Popular Post Widget need JNews - View Counter to be installed
No Result
View All Result

En yeniler

Gazali’yi ezberlerin dışında okumak: İnsan Nasıl Kaybeder?

Cumhurbaşkanlığı Forsu’nun tarihi yeniden okunuyor

‘İlk ve Son’un üçüncü sezon basın toplantısı gerçekleşti!

Deniz Akkaya’dan cesur bir edebî meydan okuma

Bülent Ersoy’a soyadını, ünlü oyuncu vermiş!

Yeni haftada kitap dünyası: Taze yayınlar raflarda

İlk yapay zekâ belgeseli ‘Gerçek Ötesi’ Fantasporto’da

‘Bir Aile Provası’ seyirciyle buluşmak için gün sayıyor

 © 2022 ALL Dergisi Türkiye’nin en çok satan ve okunan moda, alışveriş dergisi.

Kategoriler

  • Moda
  • Güzellik
  • Alışveriş
  • Magazin
  • Sağlık
  • Astroloji
  • Life Style
  • Röportaj
  • Kültür-Sanat
  • Sinema
  • Dizi/TV
  • Sürdürülebilirlik
  • Seyahat
  • Teknoloji
  • Spor
  • ALL Gurme
  • ALL Men
  • Video
  • Künye

Bizi Takip Edin

Gizlilik Politikası · Kullanım Koşulları · Çerez Politikası

No Result
View All Result
  • Moda
  • Güzellik
  • Alışveriş
  • Magazin
  • Sağlık
  • Astroloji
  • Life Style
  • Röportaj
  • Kültür-Sanat
  • Sinema
  • Dizi/TV
  • Sürdürülebilirlik
  • Seyahat
  • Teknoloji
  • Spor
  • ALL Gurme
    • Ramazan
  • ALL Men
  • Video
  • Künye

© 2022 ALL Dergisi - Türkiye'nin en çok satan ve okunan moda, alışveriş dergisi