Yaşam denen başı belli sonu belli olmayan maratonda insan çok düşüp kalkıyor. Düştüğü yerden yeniden, eskisinden daha dinamik bir şekilde kalkmak herkese nasip olmuyor. Ama asıl olan düştüğümüz yerden kalkabilmek. Kimisi bunu bir terapist koltuğunda başarıyor, kimisi kendini çok çok iyi tanıyıp yaşadıklarını hikmetinin farkına vararak. Ama ortada şöyle bir gerçek var ki en iyi terapist her zaman kişinin kendisi… Zaten psikoterapi dediğimiz kavram da derdin içinde derman aramak değil mi? Sufilerin “Derman arardım derdime/derdim bana derman imiş’ sözünde olduğu gibi derman da yaşadığımız travmaların, dertlerin içinde gizli. Psikoterapist de bize, bizim kendimizi ifade ettiğimiz, kendimizi doğru anlatabildiğimiz sürece yardımcı oluyor. O yüzden her şeyin başında kendimizi doğru anlamamız, kendi ruhumuza el uzatabilmemizden geçiyor.
İşte Klinik Psikolog Meryem Zeynep Çetin de, Timaş Yayınları’ndan çıkan Kendine Yardımın El Kitabı adlı eserinde insanın kendine nasıl el uzatabileceğini anlatıyor. Yazarla kitabından yola çıkarak hem kendisini hem de insan ruhunun sırlarını konuştuk.
Önce biraz sizi tanıyabilir misiniz? Hikayeniz nedir?
İtiraf edeyim; cevabı hep değişen “Ben kimim?” sorusunu severim. Önümüzdeki yıl sorsanız bambaşka yanıtlar verebilirim. Çünkü kimlik, yaşayan ve sürekli dönüşen bir şey. Yine de beni bugüne taşıyan hikâyemin bir parçasını paylaşacaksam, 20 küsur yıl öncesine dönmem gerekir.
Annemin köy okulunda öğretmenlik yaptığı yıllarda, daha bir–iki yaşımdayken tanıştım tebeşirle, kalemle, kâğıtla, boyalarla. Belki de o yüzden öğrenmek ve anlatmak hep hayatımın içinde oldu. Malatya’da doğdum, orada büyüdüm.
Lisans eğitimimi İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji bölümünde tamamladım. O yıllar sadece derslerden ibaret değildi; sahada, stajlarda, projelerde aktif olmayı çok sevdim. Kendimi bildim bileli “tam zamanlı masa başı insanı” olmadım. Lisansın ardından klinik psikoloji yüksek lisansımı yaptım. Bu süreçte farklı terapi ekollerini tanıdım, gönüllü işler üstlendim ve mesleğin birçok yüzüne temas ettim.
Bir yandan da yazmayı ve çizmeyi hep seviyordum. Psikolojiye duyduğum tutkuyu bu yönümle nasıl buluşturabilirim diye düşündüm. Ve sonunda kelimelerle ve çizgilerle anlatmaya başladım. Bilgiyi sadece akademik bir dille değil; metaforlarla, hikâyelerle, görsellerle aktarmak benim için hem anlamlı hem de keyifli oldu. Bu sayede sosyal medyada binlerce kişiyle bağ kurma şansım oldu.
Bir süre Malatya’da klinik psikolog olarak çalıştım. Bizde psikologlara “yaralı şifacılar” derler. 6 Şubat’ta ben de, milyonlarca kişi gibi, bir yara aldım. Sonrasında yeniden ayağa kalkmam, taşınmam, çalışmam ve iyileşmem gerekti. Bugüne dönüp baktığımda ise hikâyemin hem biricik hem de herkesinki kadar ortak olduğunu görüyorum.

Psikolog olmaya nasıl karar verdiniz? Hangi duygular sizi bu mesleğe itti?
Psikolog olmayı seçtim ama dürüst olayım, 18 yaşında hayatının geri kalanında her gün yapacağın işi seçmek biraz “bilinmezlikte kumar oynamak” gibi. O yaşlarda daha kendinle tanışma faslındasın, sağlıklı kararlar vermekten sorumlu olan prefrontal korteksin bile “ben birkaç yıla hazırım” diyor. Böyle bir dönemde verdiğim kararın bugünkü Meryem’i hâlâ mutlu etmesi bana çok kıymetli geliyor.
O zamanlar bu mesleği seçerken, “insan”ı merkeze alan bir bilim olması, iletişimin işin kalbinde yer alması ve insana dair merakım belirleyici olmuştu. Ama yıllar sonra dönüp bakınca şunu da fark ediyorum: Ben evin en küçük çocuğu olarak zaten hep bir gözlemciydim. Ebeveynlerime, onların ebeveynleriyle ilişkilerine, sosyal hayata, ablalarıma, arkadaşlarıma, öğretmenlerime… Herkesi sessizce gözlemleyen bir çocuk var orada. Aslında insanın içinde olup bitenlere olan merakım çok önceden başlamış. Kısacası, “Bilinçli bir seçimle psikolog oldum.” diye düşünüyordum ama itiraf edeyim: Bilinçli tercihin üstüne bilinçdışı bir yönlendirme eklenince yolum buraya çıktı diyebilirim. Bu arada, iyi ki.
Kitabın yazım süreci nasıl geçti. Hangi motivasyonla yazdınız?
Kitap yazmak biraz uzun bir maraton gibiydi. Bazen nefes nefese koştum, bazen de kenara oturup “Ben ne yapıyorum?” diye düşündüm. Aslında motivasyonum çok netti: Terapi odasında duyduğum cümlelerin, yaşanan dönüşümlerin sadece orada kalmaması. İnsanların kendi başlarına da yanlarına alabilecekleri bir rehber olsun istedim. Yazarken bazen kendi iç sesimle tartıştım, bazen de okurun gözünden hayal ettim. “Bunu okuduğunda ona bir kapı açıyor muyum?” diye sordum hep. Sonunda ortaya Kendine Yardımın El Kitabı çıktı. Dilerim, isminin hakkını verir.
Kişi kendinin terapisti olabilir mi?
Kısmen, evet. Hepimiz kendimize küçük küçük iyi gelen şeyler yapabiliriz: yazmak, yürümek, nefes almak, birine içimizi dökmek, kendini tanımak, farklı yollar denemek… Bunlar kendi terapistimiz olduğumuz zamanlar aslında. Dikkat edin: terapistlerin de terapisti olur. Çünkü şunu kabul ediyoruz: Göremediğimiz yerlerimiz var. Burnunun ucunu görememek gibi bir şey. Tam da burada bir terapist devreye giriyor.
Kendine destek olabilirsin, ama bazı düğümleri çözmek için dışarıdan sırtını bilime yaslamış profesyonel bir göz çok kıymetli. Yani, kendi terapistin olabilirsin ama “tek terapistin” olma işi biraz zor.
Terapilerde dikkatinizi en çok neler çekiyor? Modern şehir insanı en çok nerelerde sorunlar yaşıyor?
Yalnızlık, yetersizlik ve “hep daha fazlasını yapmalıyım” baskısıyla boğuşuyoruz. O yoğun koşuşturmanın içinde kendi sesimizi, ihtiyaçlarımızı atlıyoruz. En çok şunu görüyorum: Modern şehir insanı “yetişememe” haliyle boğuşuyor. İşine, ilişkisine, kendine, çocuğuna, hobilerine… Her şeye aynı anda yetişmeye çalışırken aslında hiçbirine yetemediğini hissediyor. “Durma” kelimesi neredeyse yasaklı. Dinlenmek suçlulukla karışıyor. Bir de tabii ilişkiler… Sağlıklı sınır koymak, hayır diyebilmek, kendi ihtiyaçlarını fark edebilmekte zorlanan epey kalabalık bir nüfusuz. Kısacası, modern insanın en büyük yarası hızla akan hayatta kendine alan açamaması. Sanırım 1 günün 24 saat olması gerçeğine ve insan olmanın doğal bir parçası olan “her şeye yetişememe” haline direnmeyi bırakmamız gerekiyor.

Kitapta neler var? Okuyanlar kendileriyle ilgili neler bulacaklar?
Hayatın içinde hepimizin yaşadığı duygular, yaralar ve iyileşme yolları var. Okur, kendi hikâyesinin parçalarını görebilsin ve “Ah, bu ben!” diyebilsin istedim. Bu yüzden kitabı aslında bir talimatlar kitabından çok bir yol arkadaşı gibi tasarladım. Bir yandan bilimsel araştırmalardan destek alıyor, bir yandan da gündelik hayattan örneklerle zihnin düşünce tuzaklarını, kimi zaman duyguların oyunlarını, kimi zamansa davranış döngülerimizi konuşuyoruz. Okurun kendi düşüncelerini, duygularını ve alışkanlıklarını daha net görmesini istedim. Çünkü fark etmek, dönüşüm yolculuğunun ilk ve en önemli adımıdır.
Yani öyle sayfaları hızla okuyup kenara bırakacağınız bir metin değil; tekrar tekrar dönüp bakabileceğiniz, kendine yardım yolculuğunuzda destek alabileceğiniz bir el kitabı. Üstelik kitabın sayfalarına kendi çizimlerimi de ekledik; bu da metnin yanına biraz nefes biraz da oyun kattı.
Bugünün en büyük psikolojik rahatsızlıkları ve sorunları neler sizce ve neden?
Kaygı, depresyon ve tükenmişlik… Çünkü hızlı bir üretim-tüketim çağında yaşıyoruz. Dinlenmek suçluluk, yavaşlamak geride kalmak gibi hissediliyor. Bir de bağ kuramıyoruz: kalabalıklar içinde yalnızız, yüzlerce takipleştiğimiz “arkadaş”ımız var ama gerçek anlamda görüldüğümüz, anlaşıldığımız bağlar çok az. Modern insanın en derin yarası bana kalırsa bu: yorulmuş bir ruh, hız kesmeyen bir sistem ve doyurulamayan yakınlık ihtiyacı.
Kişi kendi psikolojik sorunlarını aşmak için neler yapmalı?
Öncelikle şunu kabul etmek lazım: sorunlarımızı tek başına “hemen” çözmek gibi bir zorunluluğumuz yok. Yani mesele, kökten bir devrim yapmak değil; minik, sürdürülebilir adımlarla ilerlemek… Peki nereden başlamak iyidir Meryem derseniz: Kendi sorunlarını aşmak isteyen biri için ilk adım fark etmek. Sorununu net bir şekilde görmek, ona isim verebilmek… “Benim kaygım var.” ya da “Ben ertelemeye çok yatkınım.” diyebilmek. Ardından küçük adımlar gelir: günlüğe birkaç satır yazmak, birine duygunu söylemek, bu sorunu aşmak için bebek adımlarıyla bir planlama yapmak. Ve en önemlisi; bu adımları düşünceden ve kağıt üzerinde planlama yapmaktan davranışa dönüştürmek. Kısacası, sorunları aşmak için yapılacak şey; fark etmek, küçük adımlarla ilerlemek, kendine şefkat göstermek ve gerektiğinde yardım istemekten çekinmemek. Niyet edenlere ben de bir “Yolunuz açık olsun.” diyeyim.
Yeni kitaplar gelecek mi? İpucu verir misiniz?
Kitabın sonunda da vurguladığım gibi, kendine yardım bir hedef değil, bir yolculuk. Bu yolculuk bitmediği için yazma, çizme isteğim de bitmeyecek. Masamda her zaman küçük notlar, fikirler ve “bir gün kitaba dönüşebilir” dediğim satırlar oluyor.
Terapi odası nasıl bir yer? Siz ve danışanınız orada neler hissediyor?
Benim için de danışanım için de terapi odası bir güvenli alan. Orada gözyaşı da var, kahkaha da. Orada uzun sessizliklere de tamamız… Dışarıdaki dünyanın hızından ve yargısından uzak, sadece “her nasılsa öyle olmanın” mümkün olduğu bir yer. Terapi odası kendine yardımın ete kemiğe bürünmüş hali.








