Cumhuriyet bilgesi Bilsay Kuruç, yeni, yalın ve özlü çalışması Şostakoviç-Elli Yıl Sonra ile okurlarına merhaba diyor. Kuruç bu çalışmasında kısa biyografik bilgiler vermenin dışında, Şostakoviç’i içinde yaşadığı tarihsel bağlamda ele alıyor. Yazar devrimlerin, iç savaşın, tarımda kolektivizasyonun ve sanayileşmenin, İkinci Dünya Savaşı’nın yoğun temposunda, Soğuk Savaş’ın yarattığı Batı merkezci, antikomünist histeriye pabuç bırakmadan müzisyenin müziğini “dinleyici” yanıyla anlamaya çalışıyor.
Kitap, bu haliyle, sadece Şostakoviç’in müziğinin değerlendirmesinden, eserlerinin gelişim şemasından oluşmuyor. Sovyetler Birliği’nin “kültür politikalarını” şekillendiren tarihsel gerçekliği de kavramaya çalışıyor ve yirminci yüzyılda yarattığı derin etkiye odaklanıyor. Müziğin piyasa koşullarına mahkûm edilmesine karşı çıkarken, “dinleyiciliğin” kolektif, öğretici doğasına sığınıyor.
Şostakoviç’in entelektüel macerası, Aydınlanma felsefesine, bir tür “Sovyet yurtseverliğine/hümanizmine” ve çağın gerçeğine dayanarak, insanın iyiyi ve güzeli hak ettiğini gösteriyor. Şostakoviç, bu anlamda salt müzikseverlere değil, insanın iyiye, güzele, ahlaka ve vicdana dair birikimini hissetmek isteyen herkese hitap eden bir çalışmadır.
ARKA KAPAK
20. yüzyıl büyük devrimlerin, savaşların, ulusal kurtuluş mücadelelerinin ve karşıdevrimlerin çağıydı. Politikada olduğu kadar kültür-sanat alanında da büyük kırılmalara ve yaratıcı patlamalara gebeydi. Şostakoviç, özelde senfoni türünde genelde müzik dünyasında yeni ufuklara çağlayan bir yataktır. Yüzyılın ortasında yönünü arayan insanla “müzik düşüncesi” üzerinde buluşarak kendi sesini aramış; insanın çok boyutlulukla yüklü “dramı”nı yine onun yaratıcı gücüne duyduğu güvenle aşmaya çalışmıştır. O, uygarlığın derin dokusuna, kendi kumaşında biçtiği evrensele kucak açan bir yorum kattı. Sovyet insanının gündelik tasalarını; 1905 ve 1917 Devrimlerini, İçsavaşı, tarımda kolektivizasyonu, İkinci Dünya Savaşı’nı hep derinlikle, incelikle, ülke sevgisiyle evrensel biçime bürüdü. Soğuk Savaş’ın antikomünist histerisine kapılmadan, özgün bir hümanizma geliştirdi. Bu tarihsel uğrak bizi “Şostakoviç’i nasıl dinlemeli?” sorusuna getiriyor. Dinleyiciyi, Soğuk Savaş’ın yarattığı tahribatla şekillenen “piyasa mahkûmu” olmak zorunda değil. Bilakis, müzik önünde “kendi saygınlığını bilen kişi” olmak zorunluluğundadır. Cumhuriyet bilgesi Bilsay Kuruç, yalın ama özlü çalışmasında, Şostakoviç’i tarihsel bağlamı içinde incelerken hem salt tüketici konumuna itilmeye çalışılan “müzikseverlik” fikrine meydan okuyor, müziğin kolektif doğasını anımsatıyor hem de Sovyet kültür yaşamına dair –Soğuk Savaş yalanlarına pabuç bırakmadan– derin ipuçları veriyor.










